Değişim zamanı…

Her insanın hayatta çeşitli dönemleri vardır. Kimi dönemler anlıktır, kimi dönemler uzun sürer. O dönemlerde insanlar gelir geçer hayatlarımızdan, kimi hayatımıza dokunur, kimi sonunda mutlaka bir dersle hayatımızdan bir şeyler götürür. Kimi kalıcı olur, kimi sadece bir döneme aittir. Sonunda hayat her zaman devam eder ve bizler de yolumuza.

Hayatımın her döneminde Ying Yang felsefesi çok anlamlı oldu benim için ama şimdilerde bütündeki uyumun önemini ve hayatımın içindeki anlamını daha fazla hissediyorum.

Bankacılar 3G’ye hızlı geçti ‘cep’te görüntülü şube kurdu

mobile2Dün tam da böyle bir şeyden söz ediyordum! Buyrun okuyun…

Bankacılar 3G’ye hızlı geçti ‘cep’te görüntülü şube kurdu.

.

Dünya sizin onu iyi kullanın!

Son zamanlarda en beğendiğim reklam filmi Maximiles. Kadın ve erkek versiyonları ile son bir kaç aydır sık frekans diyebileceğimiz kadar sık dönen, iki “vurucu” film… Son günlerde biraz daha takık hale geldim. Reklam, son zamanlardaki ruh halim vesilesi ile duygu olarak beni çok fazla yakalıyor sanırım, en büyük sebep bu. Ama bir pazarlama iletişimcisi gözüyle baktığım zaman, reklamın tonunu bir kredi kartına değil de, teknolojik bir markaya ya da ürüne daha çok yakışacağına inanıyorum. Hani mesela gündem itibarı ile 3G için “cuk” olurdu herhalde. Vodafone’un 2008’de yayınladığı 3G reklamı son derece başarılıydı mesela, Turkcell de Maximiles tonunda bir reklamla öldürücü vuruş yapardı bence.

Yine de Maximiles’ın, hedeflediği kitleye ulaştığına, kredi kartı ile “hayallerinin peşinden gidebilen”, “rutinden kaçabilen” kitleden pay aldığına inanıyorum. Ben onlardan değilim. Kredi kartlarımı ben ödüyorum, oradan biliyorum :) Biraz uzaktan baktığımda geride bıraktığım iz, 25-30km’lik bir mesafe kadar olmasın diye bütün çabalarım üstelik. Boşuna Çekirge olup, teknolojiyi de alet edip, buradan bıdı bıdı yapmıyorum herhalde! :) Hoş bu aralar Sensei’me kafam çok bozuk. Boynuz kulağı geçer derler, yakında Sensei’m Çekirge’m olacak galiba. Tabi şimdi bu yazdıklarımın pazarlama iletişimi ile falan ilgisi yok. Sensei’me gönderme yapıyorum! Sayfa benim ya, arada “Çekirge’ce pazarlama iletişimi” konuşmalarımdan uzaklaşıp, başka alanlarda da bıdı bıdı yapma özgürlüğüm var, öyle değil mi? ;)

.

3G’li hayat başladı! (!)

Mobile1Bugün gündemin en önemli konusu bu sanırım! 3G şimdi Türkiye’de!!! Bekir Coşkun bugünkü yazısında farklı bir yorum getirmiş konuya ve bir anlamda kendisine hak vermeden edemiyorum. Öte yandan konuyu dünyada bir üst versiyonunun gündeme gelmekte olduğu bir zamanda, Türkiye’ye yeni gelen teknolojinin son noktası(!) şeklinde lanse edilmesini de anlamsız buluyorum. Bugün konuya iki farklı açıdan bakan Yiğit Bulut ve Bekir Coşkun’un yazılarına bir göz atın derim. Ben her ikisini de beğeni ile okudum.

Pazarlama iletişimi açısından baktığımızda, 3G’nin, 4G’nin ve ötesinin, işimize farklı bir yaklaşım getireceği, sosyal hayata farklı katkıları olacağı kesin. İzinli mobil pazarlamada yenilikler olacak mesela. Veritabanındaki potansiyel müşterilere ilgi alanı, lokasyon, demografik özellikleri, gelir seviyeleri gibi kriterlerle yapılan hedefli mesaj gönderme MMS yerine video reklamlar ile yapılacak. Cebimize video mesajlar düşecek. Mass reklamlarla kaçan hedef kitleyi, cepten yakalamaya çalışacak markalar. Hedef kitlelere göre özel tasarlanmış farklı iletişim kampanyaları, tv yerine doğrudan tüketici ile buluşacak. Hatta belki “buzz marketing” trendi yükselecek, beğendiğimiz reklamları anında başkaları ile paylaşacağız. RSS üyelik yaptığımız sayfalardan güncellemelerin bilgisi cebimize gelecek. İnteraktif yaşam, gerçek anlamda yaşamın içinde olacak. Cepte İnternet ve Wi-fi ile zaten hayatımıza girmeye başlamıştı pek çok şey, yaygınlaşacak böylece. Bankamı görüntülü arayacağım, milyon tane saçma sapan “güvenlik” sorusuna gerek kalmadan veritabanındaki fotoğrafım arama kaydım ile eşleşecek. :) Çok mu futuristik oldu? Hayal ettiğimizin ötesinde hayatımızın içine girmiş daha ne teknolojiler göreceğiz kim bilir? Metehan Hocam’ın (Metehan Sekban) dediği gibi, şundan 10 yıl önce cebimizde en az 5-6GB bilgi ile gezeceğimizi söyleseler gülerdik, şimdi hepimizin çantasında en az 4GB’lik memory stick bulunuyor. :) Doğru söze ne gerek, valla öyle hocam. Hepimiz kendimizce bir kütüphane, kendimizce fotoğraf ve müzik albümleri yarattık, yanımıza alarak çıkmıyor muyuz sokağa? Geçtim cep telefonunu, I-pod’umu ya da memory stick’imi bir gün evde unutayım, kendimi eksik hissediyorum ben şahsen. Kişisel meditasyonum, dünyadan soyutlanma ya da dünya ile bağlanma yolum cebimde taşıdıklarım…

Sosyal hayat açısından da pek çok şey değişecek şüphesiz. Söylemek istediğimiz bir şeyi, karşı tarafın telefonu cevap vermezse, kaydedip görüntülü yollayacağız belki, böylece SMS’in kendini daha iyi ifade edebilmek için mimiklere dönüşmüş yazı dili, yerini “görerek” konuşma/ paylaşma ile özellikle gençlere yeni nesil(!) bir “anlaşma” yöntemi sunacak. ;) Ya da örneğin iş görüşmeleri için ön mülakat telefon ile yapılacak. Bilemiyorum, farkında olmadığımız pek çok yeni davranış ve iş yapma şekline katkısı olacak. “Ah teknoloji seviyorum seni!” ;)

Ben en çok bir sebeple, geç de olsa hayatımıza giriyor olmasından memnuniyet duyuyorum.

“Communication Forever!” :D

Fabrika ayarlarıma geri dönmek istiyorum!

Şimdi nereden çıktı diyeceksiniz. Bir süredir esiyorum deliler gibi ama son noktayı bu sabah okuduğum bir yazı koydu. Ofis insanı değilim! Yıllardır ait olmadığım, kendimi ait hissetmediğim plaza ortamlarında “hayatımı sürdürebilmek” için, içinde aşk olmadan çalışmaktan çok sıkıldım! Pazarlamanın laf olsun, organizasyon şemalarında boşluk doldursun diye oluşturulmadığı, üç beş iletişim faaliyetinin, herkesin “me too” diye bağıra çağıra yaptığı aynı şeyleri “başarılı pazarlama faaliyeti” olarak nitelendirmediği, markaya bir bebek gibi değer verildiği yerde aşk var benim için. Ah hele bir de bir markayı baştan kurgulamak ya da yeniden konumlandırmak söz konusu ise işte karşılıklı aşk.

Aynılaşmaya ne kadar da meraklıyız. Ben de ben de, diye bağırıyor markalar… Son zamanlarda dikkat ediyorum, güçlü markalar bile değişen rekabet koşullarından mı yoksa “farklı” görünme kaygısı ile kendilerini “farklı” ifade etmek istedikleri için midir bilinmez, pek acayip yeni kampanyalar ile farklı noktalara konumlanıyor ya da Levent Erden’in tabiri ile “oturdukları sandalyelere kendilerini zincirleyip, yerlerini kaptırmamak için” eskimiş laflarına sımsıkı asılmaya çalışıyorlar.
Örnek mi? Pepsi! Allahım o nasıl bir ton, o nasıl bir hedef kitle değişimidir öyle? “Pepsi, yaşatır seni!” slogan olarak iyi de, reklam kampanyasının olayını çözemiyorum. Bakıldığı zaman “olursa iyi olur” her detay var; dile pelesenk olma adayı bir slogan, güven endekslerinde tüm zamanların rekorunu kıran “celebrity”, halk teması, dikkat çekip satışları arttırma amaçlı “kapak” olayı… (Halk teması da yerlerde sürünüyor bu arada, “yardım edin Mehmet Ali bey” tadında 10 milyar, aaa ama kontörüm de yok diye “ağlayan” halk!) Ben anlayamıyorum, dünyanın en büyük ikinci gazlı içecek markası nasıl böyle bir kampanya ile kendini ifade ediyor?

Bir başka örnek sigortacılık sektöründeki reklamlar üzerine… Anlamlı bir şekilde önce TSRSB ile ortak bir iletişim yapıldı, sonra sigorta şirketleri bir bir kendi kampanyalarına başladı. Sigorta yaptırma bilincinin yükseltilmesi hedefi ile bir çok iletişim kampanyası var bu aralar. Var da, hangisi hangi şirketti, ben hangi şirketi neden tercih ederim ya da etmeliyim, son tüketici olarak beni etkileyen biri yok. Aksine Anadolu Sigorta’nın reklamlarından, esprili, ironik dile rağmen, çok rahatsız oluyorum örneğin. Akşam evimde huzurla otururken birinin iki de bir karşıma çıkıp ben iki dakika bir ev soyarım, ya da bana bir şey olmaz şeklindeki reklamlarına gıcık oluyorum. Hatta psikolojim bozuluyor yemin ederim. Yahu kardeşim iş evini sigortalatmakla bitmiyor ki? Sahip olduğum eşyanın yerine konulabilmesi güzel de, evimde istemediğim birinin “misafirliğe” gelmesi hiç güzel değil. İki de bir gözüme soka soka kendi evimde huzursuz etmeye başladılar beni! Eve alarm taktırıp, faturalarını Anadolu Sigorta’ya mı göndersem acaba? :) Ya da psikologluk olursam psikolog faturalarımı da gönderebilirim :) Eureko da başka bir yandan “cesur yürek” konsepti ile ilginç ilginç reklamlarla karşımıza çıkıyor. “Siz, hayatını istediği gibi yaşayamayanlar!” diye başlayan “hayatı cesurca” yaşama konusunda yüreklendiren reklamlar serisini, reklam olarak beğensem de sigorta ile kurdukları ilişki konusunda “garip” buluyorum. Hele son bir haftadır rastladığım tatil konsepti reklamları bir alem! Beyindeki korku mekanizmaları ya evimi su basarsa, ya hırsız girerse diye çığlık çığlık bağırdığı için, aile babası tatile gitme konusunda tereddüt yaşıyor! Bu konuda en başarılı ve etkileyici olan Ergo İsviçre Sigorta’nın reklamı bence. Son derece başarılı anlatılmış, sigorta şirketine de vurgunun etkileyici bir şekilde yapıldığı bir reklam. Elbette reklamla iş bitseydi “entegre” pazarlama iletişim diye bir konsept oluşmazdı ama sloganları ile, kendilerini konumlandırdıkları yer ve sürdürecekleri stratejilerle, markalarını ne kadar desteklediklerini göreceğiz…

Bununla birlikte, bir marka her seferinde başka bir slogan ile çıkmamalı meydana, kendine bir değer, bir anlam biçmeli ve onu sürdürmeli, ne gibi Nokia – connecting people, gibi. Ya da Magnum – bence bir tutku, gibi. (Magnum Temptation serisi için “world’s pleasure authority” dedi bu arada ve bence gerçekten şahane bir ifade!)

Sonra efendim, bakınız Turkcell. Vodafone’u çok takdir ediyorum, öyle bir bombardıman ile pazarda “saldırı”ya geçti ki, her zaman “ilk” olma, erken davranma yönü ile çok başarılı bulduğum Turkcell, bu bombardıman karşısında “ama ama anneler babalar duyun bizi, biz hala Türkiye’nin her yerinde en çok yerde çeken operatörüz” diye hafif ajite, eskimiş bir ifade ile daha fazla Turkcell’li numara taşınmasın diye “ses” çıkarmaya çalışıyor. Artık iş gsm operatörlüğünün dışına çıktı orada indirim burada avantaja döndü. Turkcell’in öncü olduğu bu konu da “me too” diye bağırmaya başladı, Avea da ben de indirim veriyorum, numaranı taşı, kazan!, diyor… Turkcell’in son dönem “babasını göremeden seyahate çıkan kız” temalı reklamına, şarkısına rağmen, gıcığım evet ama Turkcell’liyim, aldığım hizmetlerden memnunum, markama bağlıyım, sadığım. Neden? Uzun süreli bir güven ilişkisi bu. Güveniyorum ve aklımı cazip kampanyalarla çelmeye çalışan başka markalara yanaşmıyorum. İşin özü de bu değil mi zaten? Bir tüketici benzerler, eşdeğerler arasında neden bir markayı seçer, neden o malı almak için ödemeye razı geldiği miktar, diğeri aynısı olduğunda bile, sadık olduğu marka için daha fazladır? Haydi bunu tartışalım biraz, yorumlarınızı bekliyorum…

Neyse, çok uzattım, laf nereden nereye geldi… Kıssadan hisse, :) Benim şansımdan mıdır, yanlış sektörlerde çalıştığımdan mıdır bilmiyorum ama hayatımdan sı-kıl-dımmm. Yüksek lisansa devam ederken, yaptığımız projeler ile hevesimi, heyecanımı biraz da olsa bastırıyordum ama okul da bitti, vay halime! :) İnsanın sevdiği işi yapması bu kadar ütopik bir şey mi yahu? Bugüne kadar beni heyecanlandıran pek az iş fırsatı ile karşılaştım. Sorun kesin bende! Ben hem aşk istiyorum, hem karşılıklı olsun diyorum. Sıradan olmasın, tutkuyla yaşansın istiyorum… Bu sabah kendim için şunu hayal ettim; aşk markası yaratabileceğim bir fırsat kolluyorum, sık sık seyahat edeyim, markam ne diyecek, kime diyecek, nasıl diyecek, nerede diyecek, her şeyi ile seve seve yorulayım, hatta teknolojinin öyle bir içinde olayım ki, her gün yeni şeyler de öğrenip keyfime keyif katayım. Ben yoruldukça o bana sadık müşterilerle karşılık versin, arada bulduğum fırsatlarda da, mesela Cunda’daki taş evime (yok böyle bir şey! Henüz!) :) kaçıp, kendi bağımda şarap yapıp, iki gün sonra markama, markamın iletişim çabalarına geri döneyim…

BrandZ Top 100 En değerli Global Markalar sıralamasında Google, en değerli marka!

Bu yıl dördüncüsü gerçekleştirilen, “BrandZ, Top 100 En Değerli Global Markalar Sıralaması”, dün, 29 Nisan 2009’da, Milward Brown Optimor tarafından açıklandı. Dünyanın lider araştırma şirketlerinden biri olan Milward Brown’ın global marka stratejileri ve finansal danışmanlık konusunda hizmet veren tarafı olan MB Optimor’un raporuna gore, Google, 100 milyar dolarlık marka değeri ile birinci oldu.

Yapılan basın açıklamasında, pek çok işletme değerinin düşmekte olduğu mevcut ekonomik ortamda, şirketlerin devamlılığını sağlayan bir faktör olduğu için, markanın her zamankinden daha fazla önem kazandığını belirten MB Optimor’un CEO’su Joanna Seddon; markalarına yatırım yapmayı sürdürecek şirketlerin, ekonomik düzelmeler başladığında, büyüme konusunda harcamaları kısan şirketlere göre çok daha iyi konumlanacağını da söylüyor.

“Marka”yı bu kadar önemli yapan, devamlılığını sağlayan, güçlü markaların, işletme değeri yaratma gücüne sahip olması. İşletmeye olan etkileri kazanım ve karlılıktan çok daha fazla. Güçlü markalar, fiyatlamayı premium’da tutma ve yeni pazarlara girişte maliyetleri düşürme yeteneği ile rekabetçi avantaj yaratıyor. İşletme riskini azaltıyor ve yetenekli çalışanları da şirkette çalışma konusunda cezbediyor.

Bu yıl sıralamada yer alan 15 yeni marka da bulunuyor. Pampers 31inci sıradan en yüksek girişi yaparken, bunu 32. sırada Nintendo ve 36. sırada Visa takip ediyor.

Ilgili basın bültenine buradan ve sıralamanın nasıl yapıldığı ile ilgili detayları da içeren rapora buradan erişebilirsiniz.

Subscribe to RSS Feed Beni Twitter'da izle!