Özlem Hoşcan I Marka Yönetimi I Pazarlama İletişimi

Internet nereye doğru gidiyor?

Uzun bir aradan sonra merhaba!

Aklımda yazacak pek çok şey var ama yeterli zamanı bulma konusunda ciddi zorlanıyorum son zamanlarda… 5 sorudan oluşan küçük bir araştırma hazırladım, teknolojinin yönü hakkında düşüncelerinizi merak ediyorum. Bu ay sonuna kadar aktif bırakacağım, zaman ayırırsanız sevinirim. Buraya tıklayarak erişebilirsiniz…

Cep telefonundan online alışveriş devri!

Bugün, Reuters’de okuduğum bir habere göre, Polo Ralph Lauren, cep telefonu üzerinden online satışa başlıyormuş. Dünyada genç nüfusun giderek teknoloji öncülerini de oluşturması, öngörü sahibi şirketleri de bu yöne yatırımlar yapmaya itiyor doğal olarak. Üstelik genç teknoloji öncülerinin gözünde de, genç, çağı ve teknolojiyi takip eden marka algısını da sağlıyor. Sizce de öyle değil mi?

Haberi aşağıda ya da buraya tıklayarak okuyabilirsiniz…
***

Polo Ralph Lauren to launch shopping by cell phone
Thu Aug 14, 2008 8:14am EDT
By Martinne Geller

NEW YORK (Reuters) – Is the tech-savvy fashionista ready to shop by mobile phone? Polo Ralph Lauren Corp hopes so.
Polo is the first luxury retailer to launch a mobile commerce site, hoping to stay ahead of a trend that is making its way from Asia to the United States, said David Lauren, senior vice president of advertising and son of designer and Chief Executive Ralph Lauren.
Using phones to buy items such as train tickets or products in vending machines is commonplace in Japan, but the trend has yet to catch on in the United States.
“We recognize that in America this is going after somebody who is more comfortable with technology,” Lauren told Reuters. “The truth is that in other countries, it’s becoming a part of their culture. The trend is coming, and as a fashion company it’s very important to identify trends and get ahead of them.”
While early adopters of new technologies are often young, Lauren said the move is not aimed at a specific age group.
“This is about someone who’s interested in our brand and interested in technology, and wherever the two meet, that’s what’s appropriate,” Lauren said.
Polo, with its higher-end customers, has used cautious inventory management to outperform other apparel makers that have been hurt by a deteriorating U.S. economy.
The apparel maker will begin placing special codes in print ads, mailings and store windows along with its sponsorship of the U.S. Open tennis tournament, which begins later this month.
Shoppers can download special software to camera-phones to scan the codes and be directed to a phone-friendly version of a Ralph Lauren website, where they can shop, watch tennis videos and read company content.
Lauren declined to say how much the company invested in the new technology or its anticipated sales impact.
Cell phones with preinstalled code-readers should come to market within a year, Lauren said.
(Reporting by Martinne Geller; editing by Jeffrey Benkoe)

© Thomson Reuters 2008 All rights reserved

Bankalar gerçekten hizmet mi veriyor?

Bankacılık bu zihniyetle, insanların üzerindeki algısını yönetmek ya da değiştirmek için daha çok uğraşır! İşin ironik yanı algı yönetimi ve imaj için pazarlama iletişimine yönelik harcanan paralar çok büyük rakamlar. Gerçekten de, pek çok şirketin hala anlayamadığı, (anlayanların da pek azı dışında, anlamlı işlerin yapılmadığı) konu şu ki, yeni müşteri kazanmaya çalışmak, mevcut müşteriyi korumaya çalışmaktan daha maliyetlidir. Her zaman. Ve memnun müşteri Womm (Word-of-Mouth Marketing) etkisi yaratır, yenisini senin uğraşacağından daha kolay getirir. Bu kadar basit iki kural varken, bakın Finansbank kendi çapında bir Çekirge’yi nasıl kaybetti;

Bir önceki yazımı ne zaman yazmışım; 08 Temmuz’da; banka ile daha önce görüşüp, talep yaptığıma göre, bankacılık sözleşmem 3 hafta olmuş, hala gelmemiş. İlginç…

Geçtiğimiz hafta yeni bir konuşma daha yaptık müşteri temsilcileri ile. Onlara legal olmayan bir konuda, müşteriye konu sanki kampanyaymış gibi söz edip, bu şekilde “ezberlenmiş” cümlelerle açıklama yapmalarını doğru bulmadığımı söyledim. Bu hafta geri aradılar, yeni bir müşteri temsilcisi, yine aynı “ezberlenmiş” cümleler ile “cevap” vermek istedi. Ne ilginç değil mi? Her görüşmemizde, müşteri algısına yönelik olumlu bir çaba ve sorunu çözmeye yönelik yapıcı bir tutum içinde olmaları gerekirken, “ezberlenmiş” cümleler ile cevaplamaya çalıştılar. Sloganları ne?; “Sizi Dinliyoruz!” Şık bir slogan ve hizmet anlayışı! Ama müşterinizi gerçekten dinleyebildiğiniz sürece!!! Altını doldurulmadığında gülünç olan, boşa çıkan her şey gibi bence bu “yaklaşım” da patlıyor! Zira bir müşteri olarak, gerçekten dinlendiğimi hissetseydim, saygıyla eğilip, oturacaktım. Ama dinlemek, konunun ne olduğunu ve gerçeklik payını anlamaya çalışmak bir yana, kafa sallayıp, ezber cümleler ile konuşmaya başladıklarında, bir müşteri olarak beni kaybetmiş oluyorlar. Ve ben bir pazarlama iletişimcisi olarak, bu duruma içim sinerek bakabilir miyim? Bakamam elbette! “Bizi” “dinleyen” Finansbank’ın yapılan yatırımlara rağmen, bir banka olarak kendi algı ve itibarına nasıl da kolay zarar verebildiğini, böylesi çılgın bir bankacılık yarışında, basit bir konu yüzünden bir müşteriyi ve belki de potansiyel müşterilerini nasıl da kolay kaybedebildiklerini gördüm. Negatif Womm işbaşında! Üstelik benim gözümde bu durum sadece Finansbank’a zarar vermiyor, Fiba grubundaki tüm diğer şirketlere karşı da olumsuz bir algı, önyargı oluşturuyor.
***
Bugünkü gazetelerde bankalarla ilgili pek çok haber var. Geçtiğimiz günlerde Yargıtay’ın verdiği kararla kredi kartı ücretleri iptalinin yankıları ve bankacılardan gelen cevaplar yer alıyor.
Hatırlayacağınız üzere, Yargıtay bankaların ’kart ücreti alamayacaklarına’ ilişkin karar vermişti ve karar, Resmi Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe girdi. Kart ücreti sözleşmede yazmasına karşın, sözleşmenin 12 punto olmayışı gerekçesiyle alınan bu emsal karara göre, bankalar benzer durumdakilerden kart ücreti talep edemeyecek.

Buna karşılık Türkiye Bankalar Birliği, kredi kartlarından alınan yıllık ücretle ilgili bir açıklama yapmış bugün. Açıklamada, yıllık ücret uygulamasının hukuka uygun olduğu savunulmuş. Açıklamaya göre; “Maliyetleri oluşturan başlıca işlemler ve hizmetler; kart basımları, yurtdışından temin edilen kart plastikleri ve bunların üzerlerindeki çipler ile kart ve çip üzerine kart sahibine ilişkin bazı bilgilerin yazılması, operasyonel maliyetler, her ay düzenli olarak gönderilen ekstrelerin basım ve gönderilmesi maliyetleri, sigorta maliyetleri, uluslararası kredi kartı kuruluşlarına ödenen lisans bedeli ve çeşitli ücretler, müşteri hizmetlerini sağlamak için yedi gün yirmi dört saat çalıştırılan personele ödenen ücretler ve bunlara ilişkin yatırımlar ile teknolojik altyapı maliyetleri şeklinde sayılabilir.” (http://www.hurriyet.com.tr/ )

Bununla birlikte Ercan Kumcu’nun bugünkü Hürriyet’teki yazısı da okumaya değer;
http://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/9486957.asp?yazarid=7&gid=61&sz=68147

diyor ki, bankalarla müşterileri arasındaki ilişki çok özeldir. Bankalar müşterilerinin mali servetlerini (tasarruflarını) saklayan ve değerlendiren kurumlardır. İlişkiyi çok özel yapan da zaten işin bu yanıdır.

Bankalarla müşterileri arasındaki özel ilişki açıklık ve şeffaflık gerektirir. Karşılıklı itimadın oluşması şarttır. Birinin diğerini kandırdığı izlenimi hiçbir biçimde yaratılmamalıdır. Aksi takdirde, bu yöndeki izlenimler bankaları yaralar. Müşterilerin mali sisteme olan güvenini aşındırır.”
**

Benim kişisel olarak yaşadığım sorun bunlardan farklı olsa da özüne bakıldığında hatalı yaklaşımlar ve müşteri gözünde bankanın marka algısına verdiği zararlar bence aynı. Bankaların “hizmet” yatırımlarına bağlayarak gerekçe göstermeye çalıştıkları yüksek ücretler bir yana, ödediğimiz ücretlerden anlamlı hizmetler alabiliyor olsak, kimse bu kadar tepki göstermeyecek.

Istedikleri kadar “kendilerince” açıklasınlar, istedikleri kadar olumlu algı için “hizmet” ve/veya pazarlama yatırımı yapsınlar insanların, bizlerin, müşterilerin gözünde, algı ve güven duygusu kaybedilince, kolay kolay yerine gelmiyor.

Ve bankalar, pazarlama/marka yatırımları, CRM çalışmaları, altyapı güçlendirmekle uğraşadursunlar, odağı bazen kaybediyorlar, ne dersiniz?

Kredi Kartları Krallığı

Geçtiğimiz gün bankam, Finansbank’la yaşadığım bir soruna istinaden, kredi kartları pazarı hakkında bir şeyler söylemek istiyorum bugün.

Bir düşünelim, niçin kredi kartı kullanıyoruz? Hayatımızı kolaylaştırmak için? Cebimizde para taşıma riski yerine güvenli alışveriş için? (ki bunu debit kartlarla da yapıyoruz artık.) Kredili paraya ihtiyacımız olduğu için? Bu da bir neden ama artık pek çok kullanıcı, kartı bilinçli kullanmanın gereğini, ama acı ama tatlı bir şekilde öğrendi ki, kredi kartı ile borçlanılmaz, nakit çekilmez, çekilirse hayat boyu faiz ödemekten ana paraya sıra gelmez, biliyoruz artık ;) Hatta Finansbank en son çıkardığı ürün ve ilgili reklam kampanyası ile bunu oldukça etkili bir şekilde anlattı, dikkatleri üzerine çekti, diye düşünüyorum… Kredi kartı kullanmamıza ilişkin geriye kalan bir başka sebep de taksit olanağı. Yani bir veya birden çok sebeple Türkiye’de sürekli artan bir kredi kartı kullanımı söz konusu ve hepimizin hayatında malum, kullanmayan pek az ve hatta sadece şahıslar tarafından değil, şirketler tarafından da otomatik ödeme, aidat, sigorta prim ödemeleri gibi işlemlerde de tercih ediliyor.

BKM’nin web sayfasından aldığım verilere göre, (http://www.bkm.com.tr/) kredi kartı kullanımı, gerek işlem tutarı, gerekse işlem sayısı açısından sürekli artan bir trend içinde. Yani kullanıcı artıyor, kullanım yaygınlaşıyor. Ve bankalar arası kredi kartı rekabeti de her geçen yıl daha da kızışıyor. Toplam alışveriş işlem adedinin 500milyona, toplam kart sayısının 40milyona, toplam alışveriş işlem tutarının 2008 yılı ilk 4 ayında 49.000milyon YTL’lere vardığı bir pazardan söz ediyoruz. Bankaların blokaj süresince kullandığı rakamları siz düşünün!

Bu kredi kartları mevzusu biraz ilginçtir ve “vaka analizi” konusudur bence. Bankalar açısından baktığınızda müthiş bir markalar savaşı vardır. Kartlara isimler, anlamlar verilir, müşteri segmentlerine göre kişilik kazandırılır, markaya bağlı ürünler geliştirilir, ürüne ilave “fayda”lar katılır. Sonra büyük paralar harcanır iletişim yapılır, müşteri diğerini değil de onu seçsin diye…

Ancak kullanıcıların büyük bir çoğunluğunun bu “savaşın” bilincinde olmadan, kartın işlevine, tanıdığı müşteri temsilcisi/banka yetkilisi ya da kendisine sağladığı “prestije” göre seçimini yaptığını düşünüyorum. Pastanın büyük dilimindeki segment/müşteri için daha öte bir anlamı yoktur kartların, “yeterli nakitim olmasa da alışveriş yaparım, taksitle satın alabilirim” vs… Ustelik kart kullanıcısına “fayda”ymış gibi gösterilen özelliklerin kaçını, kaç kişi aktif olarak kullanıyor, bunu da merak ediyorum açıkcası…

Anlamakta güçlük çektiğim, bankalar kredi kartlarını tasarlarken, neden pek az kişinin kullanacağı “çok faydalı” yan özellikler yerine, basit ama işlevsel bir kaç faydaya ağırlık vermedikleri. Kimse kredi kartının şapkadan tavşan çıkarması beklentisi taşımıyor. (Çok özel müşteriler için tasarlanan, &Club gibi “prestij” marka ve kartları tenzih ediyorum, bu başka bir yazı konusu olur ancak) Ama böylesi büyük bir pazarda müşteri memnuniyetinin gerçekten, sözde değil, özde amaç edinilmesi gerekmez mi sizce de? Tüketiciye “düşünülmüş olma” duygusu, bir marka yaratıp, markaya bağlı ürünlere çoğunlukla da ürünün özünden uzaklaşmış “fayda”lar sağlayarak verilmiyor ki… Neden işlevsel ama basit olamıyor bu kredi kartları? Öyle ya, çilingire ihtiyacım olsa, kredi kartımın “asistans” hizmetini kullanmak aklıma gelecek son şey olur herhalde, onun yerine sigorta şirketimi ararım, özünden uzaklaşmamış bir amaca hitap eden bir ürün olarak, onu kullanırım. Neden böylesi bir pazarda farklılaşmak için, kredi kartından başka her işe yarayan ürünler tasarlayıp, markalar yaratıp, tonla para döküyor bu bankalar? Aslında toplanan “yıllık üyelik” ücretlerinden dahi ne büyük rakamlar ettiğini düşünürsek, belki de şaşırmamak lazım ama gerçekten merak ediyorum. Bu satırları okuyan ve kredi kartları alanında çalışan bir bankacı varsa, yorumlasın ne olur, gerçekten merak ediyorum…

Bir de tabi şu kısmı var, benim de Finansbank’la yaşadığım sorun şöyle bir sorun, başlangıçta kredi kartımın, ürün/marka özelliği olarak sunulan ve benim bu kartı kullanmama temel oluşturan bir şey, yıllar sonra pat diye, herhangi bir duyuru yapılmadan kaldırılmış ve duyurunun neden yapılmadığını sorduğumda açıklama olarak, söz konusu “şey”in bir kampanya olduğu ve kampanya bitimi hakkında bankanın herhangi bir duyuruda bulunma yükümlülüğü olmadığını, bununla ilgili açıklamanın da “imzaladığım” “bankacılık sözleşmesinde” olduğunu iddia ettiler. Talep ettim, bekliyorum sözleşmeyi. Ne çıkacak çok merak ediyorum. Ve kendi tabirleri ile “kampanya” olan bir şeyin, nasıl yıllarca sürüp, sonradan “pat” diye değiştirildiğini de…

Bu yaklaşımlar gerçekten işin özü ile, pazarlama ahlakı ile örtüşmeyen yaklaşımlar. Mobil iletişim gibi bir mecranın hayatımızın bu kadar içine girdiği bir ortamda özellikle de… Gerekli gereksiz her şeyin duyurusunu sms ile, e-mail ile yapıyorlar ve hatta otomatik santrale bağlı “yapay müşteri temsilcileri” cep telefonundan arayıp, bilgi verip, onaylıyorsanız x’e, onaylamıyorsanız y’ye basın, gibi “görüşmeler” yapmamızı “sağlıyorlar” ama… Ama… ;)

Bankalar ve kredi kartları pazarı, kendi aralarında (!) “rekabet” ededursunlar, müşteri gözünde ayrışmalarını sağlayacak, müşterinin/ tüketicinin “düşünülmüş olma” ihtiyacını/talebini karşılayacak anlamlı işler çıkarmadıkları, bu durumu göz ardı ettikleri duygusundayım. Komplike, bir çok “fayda” sağlayan ama özünde çok fazla işe yaramayan ürünlerle tercih edilme sebebi olmadıkları açık. Zaten kart mı marka, yoksa bankanın markası ardına sığınmış ürün grupları mı, bunu bilr ayrıştırmak çok zor henüz bu pazarda. Kimi bankalar, kredi kartlarında ayrı markalar oluşturup, ayrı müşteri segmentlerine yöneliyorlar, kimileri de bankanın bir bankacılık ürünü olarak sunuyorlar.

Kıssadan hisse: Kartımı iptal edeceğim, bankadaki hesabımı da kapatacağım, merakımdan sözleşmemi bekliyorum. Tercih sebebim olan hizmeti, yıllar sonra bir “kampanya” olarak sunmaya karar verdilerse, ben niye bu bankanın bu kartını kullanıyorum. Tercih ettiğim hizmeti gerçekten kartın bir özelliği olarak sunan ve bunu “ağız yaparak” ifade etmeyen başka bir bankanın kartını kullanırım. Müşteri benim, tüketici benim… Hoş, böyle bir pazarda benim çapımdaki bir Çekirge, bankasını değiştirse ne olur, değiştirmese!!! ;) Ama bir müşteri olarak, en azından “yıllık kart ücreti, hesap işletim ücreti, hizmet bedeli” isimleri altında kendi çapımda ödediğim paraları, “zırva” dinlemek için değil, hizmet almak için ödediğimi bilirim. Öyle değil mi?

Bir yarış daha böyle bitti…

Türkiye’de bu yıl 4.kez düzenlenen F1 yarışı yine Massa’nın birinciliği ile sona erdi. Sağolsun, bir arkadaşım sayesinde daha önce hiç yolumun düşmediği bir yere, Istanbul Park’a da gitme ve yarışı izleme şansı elde ettim. Benim yarışla ilgili notlarım daha çok organizasyonun yapısı hakkında. Zira motor sporları ve Formula 1, hakkında bırakın ahkam kesmeyi, üç-beş fikir beyan edemeyecek kadar ilgimin az olduğu bir alan. Ancak işin içinde 18 ülkede yapılan, dünyanın gözünün üzerinde olduğu ve neredeyse tüm yıla yayılmış bir “marka” ve büyük bir organizasyon olunca, pazarlama açısından bakmamak imkansız gibi geliyor. Üstelik, sürücülerin dünyanın en iyileri olmalarının yanında, yarış, mühendislik, teknoloji ve tasarımın da içinde olduğu müthiş bir takım oyununu temsil ediyor. İşte bu nedenlerle de organizasyon hem ülkemizin ve Istanbul’un temsili, hem de yarışın tv ekranında değil, yerinde daha çok izleyici kazanması açısından önem taşıyor. Ancak bilet fiyatlarının yüksekliği, yarış öncesinde, yarışseverler tarafından tepkiye yol açan bir unsurdu. Bu sabah da Hürriyet Gazetesi’nde okuduğum bir habere göre, F1’in patronu Bernie Ecclestone, Cumhurbaşkanı Gül’e seyirci azlığından dolayı dert yanmış. Habere göre geçen yıl, üç günde toplam 70 bin kişi yarışı izlerken, bu yıl bu rakam, 4 yılın en düşük seyirci sayısını oluşturmuş.

Paddock Club’ta organizasyon son derece güçlü, güvenli ve “havalı” görünürken, izleyici tarafında bu kadar zayıf olması da başka bir çelişki. Zira, F1 meraklılarına “merchandise” satın alma imkanı sağlayan, yiyecek ve habercilerin standlarının olduğu alışveriş alanında da fiyatlar oldukça yüksekti. Yabancıları çokluğu da gözlerden kaçmıyordu. Ulaşımla ilgili bilgiyi edinmek için, (özel araçla veya toplu taşıma ile) F1 hakkında yayın yapan birden fazla web sayfasını gezmek gerekiyordu. Toplu taşıma alanından, yarış alanına geçişte yönlendirmeler yetersizdi, tribünler arası ring seferlerini İETT üstenmişti ve araç çokluğuna rağmen, yönlendirmelerin yetersizliği ve dahası güvenlikteki ve/veya kapıda görevli personelin konu hakkındaki bilgisizliği bana göre organizasyonu “eksik” yapan önemli unsurlardan biriydi. Gelen ziyaretçilerin kaba tahminle %70’nin yabancı olduğu düşünüldüğünde özellikle… Bununla birlikte pistin ve arazinin büyüklüğü düşünüldüğünde, tribünlerin ne kadar yağmur, rüzgar ve güneş alabileceğini, üç gün süren yarışlarda bu durumun izleyicilerin “konfor”una ters açı oluşturduğunu, yanınızda bir sürü “ekipmanla” “piknik yapmaya” gider gibi, yarış izlemeye gitmek durumunda olmanın acayipliğini vs vs belirtmeden edemiyorum. Organizasyon Rock&Coke gibi bir organizasyon olsa, bu tür detaylar “acayip” olmayacak belki, ama milyonlarca dolarlık harcamaların, yatırımların, Formula One Paddock Club™ gibi stil ifadesi ve lüks tüketimin olduğu, ve hatta ticari buluşmaların yapıldığı bir alanda, üstelik de bilet fiyatlarının yüksekliği göz önüne alındığında, beklentiler de, algılar da, tercihler de değişiyor doğal olarak… Bambaşka ve daha güçlü bir organizasyonla veya daha makul bilet fiyatlarıyla, yarış çok daha fazla izleyiciyi, tv ekranlarının başına değil, yarış alanına çekerdi.

Ve son not: Kesinlikle çok değerli bir konumlama ve strateji olarak gördüğüm ve yine Hürriyet Gazetesi’nde yer alan bir haberi, Temsa yetkililerini kutlayarak iletmek istiyorum. Pazarlama cesaret ve strateji işidir.

***
Temsa Paddock’ta dünyaya otobüs pazarladı!
Formula 1’de yer almamasına rağmen üç yıldır İstanbul Park’ta paddock clup’ta misafir ağırlayan Temsa, bunu dünyaya açılmanın bir yolu olarak görüyor. Yurtışındaki 34 ülkenin distribütörlerinden oluşan 120 kişiyi İstanbul Park’ta ağırlayan Temsa’nın Genel Müdürü Mehmet Buldurgan, “Buraya gelen misafirlerimiz Türkiye’nin elçisi olarak ülkelerine geri dönüyorlar” dedi. Buldurgan, “Formula 1’de yer almamız parayla ölçülemez. Biz dünya markası olma yolunda bir hedef koyduk. Formula 1’de yer almamızda bunun bir parçası. Türkiye’nin markasını dünyaya satıyoruz” dedi. Sabancı Grubu, Bridgestone, Toyota ve Temsa’yla Formula 1’e ağırlığını koyan grup olarak dikkat çekti.

Yazılarıma abone ol Beni Twitter'da izle! FriendFeed'de bana abone ol