Özlem Hoşcan I Marka Yönetimi I Pazarlama İletişimi

Türkiye’de Sigorta Sektörü Nasıl Kurtulur?

İddialı bir başlık oldu, farkındayım, ben kurtaracağım, gibi bir ukalalığım da yok elbet. Velakin, son zamanlarda, sigorta sektörünün içinden-dışından, hiç okumadığım kadar çok araştırma raporları, makaleler, inovasyon hikayeleri okuyorum. “Sektörü bıraktım ama sektör beni bırakmadı” derken, haklıymışım galiba, gittikçe bu sektörün “markalama” ve “markalaşma” konularına eskisinden çok daha fazla akıl yormaya, düşünmeye, fikir bulmaya çalışmakla geçiyor zamanım… Üstelik eskiden “sıkıcı” bulduğum bu alanın ve alanda yer alan şirketlerin gerçek anlamda “markalaşabilme olasılığı” heyecan vermeye başladı. Bir nevi zoru başarma arzusu… Sektörde ismi ile yer yapmış, pazar payından büyük dilimler alan şirketler dahi “marka” değil derinlemesine düşündüğümüzde. Prim üretimleri, bilinirlikleri yüksek şirketler pek çoğu ama marka değiller… Pazar payı ve bilinirlik, tek başlarına olduğunda şirketleri marka yapmıyor ve günümüz dünyasında da zahir yetersiz kalıyor. Sigorta sektörü gibi bir sektörde özellikle, markanın konumlandırılması ve algının yönetimi, müşterinin kazanılması, sadakati, sürekli, sürdürülebilir bir ilişki ile varlığını korumak hiç de kolay bir iş değil.

Sigorta sektörü gerçekten de pek çok sektörden ayrışan bir özellik taşıyor malum. Hizmet özelliği ile ürünlerden, finansal hizmet özelliği ile hizmetlerden ve 5 duyu ile algılanabilir bir ürün sunmadığımız için de finansal hizmetler içinde bankalardan ayrışıyor. Dolayısıyla sigorta müşterisi, konumu ve beklentileri ile, bizim “bildiğimiz” müşterilerden ayrışıyor.

Pek çoğumuz sanıyoruz ki, hasar ödemelerimi zamanında yaparsam, operasyonumu hızlı gerçekleştirebilirsem, müşterimi kazanırım. Satış yaparım, prim üretimlerim artar. Hasar prim oranlarımı ve müşteri/ acente segmentasyonumu doğru yapabilirsem, daha fazla kar elde ederim. Böyle de yürür, giderim. Çok amiyane oldu anlatımım ama sektördeki genel davranış ve algı, böyle. Maalesef, demeli belki de. Pazar payından büyük kısmı paylaşan birkaç şirketten başka kaçı, ki onlar da aslında tam bir konumlandırma içinde değil bence, reklam yatırımları ile bilinirliklerini arttırıp, hasar ödemeleri ve/veya acente yaygınlıkları ile yapıyorlar satışlarının çoğunu. Gerçek anlamda bir konumlandırma ile iş stratejileri geliştiren, sektöre yenilikler, yeni bakış açısına sahip yaklaşımlar getiren şirket pek az. INSIGHT, bakış açısı ile bakabilen şirketlerin bir kaç adım öne geçeceği bir gerçek! Ama bakıldığında herkes büyümek istiyor, herkes karlılık hedefliyor.

Uzun vadede kaçının varlığını sürdürebileceğini, kaçının birleşme yolu ile yok olup olmayacağını, kaçının güçlü bir marka olmayı başarabileceğini gerçekten çok merak ediyorum. Liderleri olmayan, sadece yöneticileri olan her şirket, her iş (tüm sektörler için bu lafım) belirli bir dönem ticari başarıdan sonra varlığını yitirecektir, diye düşünüyorum. Öyle ya, tüketicinin artık “ne verilirse onu kabul etMEme (consumer enpowerment)” dönemini yaşadığı ve üstelik mal/ hizmet her şeyin çok çeşitlendiği, alternatifin çok olduğu, kolay ulaşılabilir, kolay taklit edilebilir bir tüketim dünyasında, müşterimiz bizi neden tercih etsin? Ya da ölçülebilir eşdeğerleri arasında, fiyatımız daha fazla olsa dahi, bizim ürünümüzü/hizmetimizi satın almayı neden kabul etsin? Satın alma davranışları artık “ihtiyaç” bazında değilken üstelik… Satın alma davranışlarının pek çoğu artık “tatmin, kendini iyi hissetme” bazında şekilleniyorken, teknoloji üretimden, dağıtıma kadar her süreci kısaltıp, kolaylaştırıyorken, taklit artık bu kadar çabuk ve kolay yapılabiliyorken, küresel bir dünyada varlığımızı nasıl sürdürürüz? Pazarlanabilir rekabetçi avantajımız var mıdır?

Marka konumlandırmadan, pazarlama iletişim ve satış stratejilerine kadar aklımda pek çok fikir (uygulanabilirlikleri tartışılabilir ama imkansız diye bir şey yoktur, mottosu ile bakıyorum hayata) var kimi üzerinde daha fazla düşünüp, olgunlaşmayı bekliyor, kimi de üzerinde tartışıp hayata geçmeyi, yapmak için müthiş bir enerji ve heyecan da var ama… Ama!  :)

Pazarlama Nedir? Değişen Pazarlama Anlayışı…

Pazarlama duygu ve duyuların harekete geçirilmesi, “satış yapma değil, müşteri ihtiyacı karşılama(*)” işidir. Organizasyonel bir fonksiyon olarak, uzun vadeli yatırım çabasıdır. Karşılanmamış ihtiyaçları saptayarak ya da değişen ihtiyaçlara çözümler arayarak, işi karlı fırsatlara dönüştürmeyi ve değer yaratmayı hedefler. Faaliyetlerinin temeli, pazarlama karması dediğimiz, ürün, fiyat, dağıtım ve promosyon (4P) kavramlarından oluşur.

Geçmişte pazarlama, 4P’nin yerine getirilmesi ile yapılabilirken, artık günümüzde pek çok yeni yaklaşımlar geliştirebilmeyi, müşteriyi/ tüketiciyi daha iyi tanımayı, ihtiyaçlarını çok iyi anlamayı gerektiriyor. Zira, Küreselleşme I (1492-1800) diyebileceğimiz dönemlerde, ülke ve ülkenin sahip olduğu güç ön plandayken, Küreselleşme II (1800-2000) diyebileceğimiz dönemde, güç, sanayi devrimi ile gelişen ve pazar / iş gücü bulmak için dünyaya açılmış çok uluslu şirketlere dönmüştü. Bu dönemde buhar makinaları ve demiryolları ile ulaşım; telefon, telgraf, pc, uydu, fiber optik kablolar ile iletişim maliyetleri düşmüştü. Küreselleşme III (2000-günümüz) diyebileceğimiz günümüz koşullarında ise artık dinamik güç “birey”den oluşuyor. Teknoloji ile birlikte zihinsel iş ve sermaye dünyanın herhangi bir yerinden bir başka yerine iletilebiliyor. İletim ve iletişim sorunları ortadan kalktıkça, dünya düzleşiyor. (**)

Kısaca diyebiliriz ki, üretimin, taklidin kolaylaşması ile birlikte, değil bir ürünü, bir hizmeti dahi dünyanın diğer ucundan alabileceğimiz teknolojiler içerisindeki bir dünyada yaşıyoruz. Tüketici beklentileri yükseliyor, değişiyor. Tüketici artık daha bilinçli ve talepkar davranıyor. Alışkanlıklar hızla değişirken, artık ekonomiyi ve arz talep dengesini tüketici belirliyor.

“Müşterim kim?”, “Neden benim ürünümü alıyor?” soruları önem kazanıyor. “Ürünüm, hizmetim, rakiplerden farkım ne?” sorularına cevaplar bulmak gerekiyor.

Ürün tüketiciye bir fayda sunuyorsa tüketici gözünde anlam, değer taşır. Eğer ihtiyaç yoksa, ürün tüketici için anlamsızdır. Bu nedenle artık “ürün odaklı” ya da “şirket odaklı” pazarlama faaliyetleri yerine “müşteri odaklı” faaliyetleri gerçekleştirmek gerekiyor. Müşterinin sorununu doğru anlayıp, ihtiyaçlarına doğru çözüm ve fayda vaadleri verebilmek, yerine getirebilmek ve tüm bunları yaparken de müşteriyi interaktif bir şekilde, süreçlere dahil edebilmek gerekiyor. Bunu başarabilen şirketler, markalar, farklılaşıyor, ayakta kalıyor. Başaramayanların ise, yakın/uzak gelecekte varlıklarını yitirip, yerlerini başkalarına bırakacağı düşünülüyor.

* Philip Kotler
**Dünya Düzdür / The world is flat – Thomas L. Friedman : Yirmibirinci yüzyılın kısa tarihi olarak tanımlanan bu kitabı, küreselleşmenin ve internetin üretim, tüketim, hizmet ve mallar dünyasındaki etkilerini merak eden herkesin okumasını tavsiye ederim.

Neden Olmasın?

“Bir fili buzdolabına nasıl koyarsınız?”

Hepimizin bildiği bir bilmecedir bu, değil mi?. Soru ile ilk karşılaştığınızda nasıl cevap verdiğinizi anımsıyor musunuz? Peki ya biz “yetişkin” beyinlerimizle, komplike cevaplar ararken, küçük çocukların nasıl da pat diye cevap verdiğini?

Yaratıcılık, olmayanı oluşturmak değil, bazen belki de tıpkı “bir fili buzdolabına nasıl koyacağımız”a vereceğimiz cevap kadar basit bağlantıların kurulmasında gizlidir. Yani sorun yeni fikirler bulmak değil, eskileri kafamızdan atmakta gibi… Özgürce, sınırsızca düşünebildiğimizi, duyguya ve görsel algılara dönüştürebilmekte… Başkalarının düşünüp, ifade edemediklerini ifade edebilme, duyguyu düşünceye çevirebilme, 5 duyu ile algılanabilir bir şekil verme, yeni deneyimler, yeni fikirler, yeni ürünler ortaya koyabilme , farklı bir yaklaşım geliştirme yaratıcılık olarak tanımlanabilir. Yoksa bir şeyi yoktan var etmek ya da icat etmek değildir yaratıcılık.

Pazarlama ve reklamcılık açısından değerlendirdiğimiz zaman, yaratıcılık, tüketici beklentilerinin ötesini görme ve olumlu duygularla marka ya da ürün ve hizmetler konusunda farkındalık yaratma açısından önem ve öncelik taşıyor. Marka 2006 konferansında Dr. Fred Alan WOLF “Kuantum Fiziği markanızı etkiliyor mu?” konulu konuşmasında “Siz bakana kadar orada bir şey yoktur. Baktığımız gerçeği biz yaratırız” demişti. Pazarlamada yaratıcılık, tüketici algısına hitap ediyor ve şekil veriyor.

En çok “tercih” ettiğimiz markaları, neden tercih ettiğimizi, bizde bıraktığı etkileri düşünelim. Olumlu ya da olumsuz, sahip olduğumuz tüm algılar, bize çeşitli şekilde ulaşan mesajlardan kaynaklanmıyor mu? İzlediğimiz bir reklam filmi ya da aklımızda yer eden bir fotoğraf, bir cümle, slogan, bir şekil ya da duyduğumuz herhangi bir şey… Üstelik geçmişle kıyasladığımızda, günümüzde gerçekten de pek çok mesajla karşı karşıyayız. Bunların pek çoğunu algılamıyoruz bile… İçlerinden seçip aldıklarımız, neden dikkatimizi çekiyor peki?

Duygularımıza hitap etmeyi başarabilen, olumlu duygular “yaratabilen” mesajlar ilgimizi çekiyor. Ürüne, markaya, hizmete tutku ile heyecan ve ruh katan işler yarışta öne geçiyor. Ve değişen dünyada yaratıcılık, aslında yerini innovasyona bırakıyor, bırakmalı. Bir şeyleri “icat” etme devri yerini, farklılaşmaya ve farklılaşmak için yeni yollar aramaya bırakıyor…

Marka Nedir?

Marka, Türk Dil Kurumu’nun tanımına baktığımızda, “bir ticari malı herhangi bir nesneyi tanıtmaya, benzerinden ayırmaya yarayan özel isim veya işaret” şeklinde tanımlanır. Mecaz anlam olarak ise “tanınmış ürün, saygın kişi vb.”

Kelimelerle anlatması bu kadar kolay olan bir kavram hakkında neden bu kadar kafa yoruyoruz öyleyse? Dersler, makaleler, pazarlama çalışmaları. Hatta pazarlama sektörü! Sektörün başlı başına işi marka değil mi? Bir isimden öteye koskocaman bir iş alanı, bir iş disiplini olabilecek kadar önemli yapan nedir “markayı”?

Marka algıdır. Ürün veya hizmetler, tüketici, kullanıcı gözünde anlam, değer, kişilik kazandığında, güven oluşturduğunda, tüketicinin kendini iyi hissetme, beklentilerini karşılama gibi ihtiyaçlarına cevap verebildiğinde, marka olur.

Interbrand isimli uluslararası marka danışmanlığı şirketi tarafından yapılan, “Best Global Brands 2007” isimli araştırmanın sonuçlarına göre, aşağıdaki markalar ilk 10 şirketi/markayı oluşturuyor.

Listeye ilk bakışta, marka ismini mi once farkediyorsunuz yoksa logoları mı size öncelikle algı yaratıyor? Peki ne tür algılar oluşuyor?

**

Şöyle bir düşünecek olursak, markalar hayatı kolaylaştırıyor. Ürünlerin tanınmasını sağlayarak biz tüketicilerin karar verme sürecini basitleştiriyor, belirli gruplarla bağ kurmamızı sağlayarak, ait olma hissi gibi duygusal faydalar yaratıyor. Tüketiciye bir yaşam biçimi vaadetmesi, ürün veya hizmetle özdeşleştirilebilmesi markaları başarılı kılıyor çünkü insanlar, gerekçelerle değil, duygularla harekete geçiyor.

Güçlü bir marka, işletmeler açısından yüksek pazar payı, yüksek satış ve kar anlamına geliyor. Devredilebilir (satılabilir), lisans verilebilir, miras yolu ile intikal edilebilir, rehin ve teminat olarak gösterilebilir olma özellikleri taşıyor. Günümüzde artık rekabet, ürünlerden çok markalar arasında yaşanıyor. Tüketici artık daha bilinçli. En iyi mal/hizmeti satın almak isterken, kendisine daha iyi, daha etkili, daha farklı sunulan, kendisiyle daha iyi iletişim kurabilen, ürünün dışında kendisine bir “duygu” da sunabilen firmaların ürünleri tercih ediyor. Firma itibarına önem veriyor.

Markanın temelinde yatan, markanın kimliği, markanın yaptıkları ve markanın nasıl bir işleyişe sahip olduğu gibi kendine özgü değerler, marka ile hedef kitleler arasında yakınlık doğuruyor. Eğer kişiler bu özgün duygusal ve akılsal değerlerle kendilerini özdeştirebiliyorsa, marka da başarıya ulaşıyor.

Bu nedenle marka için yaratılan imajın farklılığı, hem kullanıcı hem de diğer insanlar tarafından farkedilip, hissedilebilir olması önem taşıyor.

Marka 2006’da Dr. Fred Alan WOLF “Kuantum fiziği markanızı etkiliyor mu?” isimli konuşmasında “Tüketice oluşan hikaye markanızdır. Tüketici için bir hikayeyi ilginç yapan, kendisiyle ilgili olmasıdır.” demişti. Bu açıdan bakıldığında her markanın bir hikayesi olmalı. Marka basit ve anlaşılır olmalı, kendi içinde samimi algılanmalı, dış çevrede ise gerçek olabilmeli.

Marka, taşıdığı görsel kimlik ile ürünü veya hizmeti değere dönüştürüyor. Insanların duygularına yönelik olarak yapılan reklam ve tanıtımlar, marka tercihini güçlendiriyor. Ancak unutulmaması gereken, dünya değişiyor, küreselleşme ile birlikte sınırlar ortadan kalkıyor ve yeni dünya düzeninde belirleyici rolü “birey” oynuyor. Bu nedenle bireyi doğru anlayabilen, algıları doğru yönetebilen markalar, gelecekte de varlığını korurken, bugün güçlü markalar olarak varlığını sürdürenler, gelecekte belki de sadece ticari varlıklarını değil, hatıralarımızdaki varlıklarını da yitirecekler.

Kutlu Olsun!

Dönüyorum

Mart ayının gelişini hoş karşılamıştım ama ayların bu kadar hızla geçip gideceğini hesaplayamamışım sanırım. Hızına yetişemediğim bir zamana rağmen güzel düşünceler biriktirdim. En kısa zamanda paylaşabilmek üzere…

Yazılarıma abone ol Beni Twitter'da izle! FriendFeed'de bana abone ol